Venezüella: Liderler Değişti, Oyun Değişmedi
Venezüella’da olan biten bir anda yaşanmadı. Chávez’le başlayan, kurumsallaşamayan bir halkçılık; Maduro döneminde kapalı, tek merkezli bir yönetime dönüştü. Sendikalar susturuldu, adalet işlemez hâle geldi, gelirleri denetleyen elitler korundu. Bu tabloyu küresel sistem yıllardır biliyor ve sessizce taşıdı. Amerikan dernekleri ve ağları ülke içinde zemin kurarken, bir kesimdeki Amerikan hayranlığı müdahaleyi meşrulaştırdı. 2006’da dile getirilen “Amerika gelmeli” söylemi bugün açıkça söyleniyor. Uluslararası sessizlik tesadüf değil: Mesele demokrasi değil, çıkar. Bedeli ise yine halk ödüyor.
Ahmet Turan Yıldız
1/4/20263 min read
Venezüella’da yaşananlar bir lider hikâyesi değildir; uzun soluklu bir oyunun, farklı sahnelerde yeniden kurulmasıdır. Bu oyunda aktörler değişir, replikler sertleşir ya da yumuşar; ama sahne aynı kalır. Bugün yüksek sesle konuşulanlar, dün fısıltıyla dolaşıyordu.
Hikâye Hugo Chávez ile başladı. Chávez, petrol zengini ama halkı yoksul bir ülkenin iç isyanını siyasete tercüme etti. Kamulaştırmalar, anti-emperyalist dil, meydan okuyan konuşmalar… Bu dil, yıllarca biriken adaletsizlik duygusuna ses verdi. Kısa vadede sonuç verdi: gelirler sosyal programlara aktı, yoksulluk geriledi, devlet “hissedilir” oldu. Ama bu inşa kurumlarla değil, liderle yapıldı. Denetim zayıfladı, sadakat liyakatin önüne geçti. Petrol fiyatları yüksekti; hatalar görünmedi.
Geçiş noktası burada: Chávez gitti, kurumsal bir devlet kalmadı. Yerine gelen Nicolás Maduro, bir mirası devraldı ama o miras bir sistem değil, bir alışkanlıklar toplamıydı. Fiyatlar düştü, gelirler azaldı; ama merkeziyetçilik, kapalı karar alma ve seçici adalet sürdü. Tek parti pratiği sertleşti, sendikalar susturuldu, muhalefet parçalandı. Adalet binadaydı ama erişilemezdi. Devlet ayakta kaldı; toplum yıprandı.
Tüm Dünya Venezüella'nın petrolünü, altınını amborgaya rağmen devletin yada devlet dışı aktörlerin eli ile kendi ülkelerine akmasını seyretti. Daha bir kaç ay önce altın petrol ambargosunu delen ülke ve başkantler gazetelerde yer aldı.
Halk için olan petrol ve altın geliri:
Halkın sofrasına değil
Bürokrasiye, orduya ve dar bir çevreye aktı
Altın var ama kasalarda. Petrol var ama satılamıyordu.
Halk için sonuç net: Kaynak zenginliği + gelir adaletsizliği = yoksulluk.
Bu iç zayıflama, dışarıda uzun süredir hazır bekleyen bir dili davet etti. ABD’nin bugün açıkça söylediği “Venezüella petrolünü kontrol edeceğiz” cümlesi bir sürpriz değil. Yıllardır hazırlanan bir söylemin yüksek sesle okunması. Üstelik bu dil, yalnızca devlet kanallarından gelmedi. Yıllar boyunca “demokrasi”, “sivil toplum”, “özgürlük” başlıkları altında ülkeye giren Amerikan dernekleri, vakıfları ve ağları; kültürel ve siyasal zemin inşa etti. Bu faaliyetlerin bir kısmı açık, bir kısmı örtüktü. Ama ortak payda şuydu: Devleti zayıflat, toplumu böl, müdahaleyi meşru göster.
Bu tablo yeni de değil. 2006’da Banu Avar’ın programlarında konuşan bazı isimler, daha o günlerde “Amerika gelmeli” diyordu. O zaman bu sözler marjinaldi; bugün resmî söylem. Dün stüdyoda dile getirilenler, bugün uluslararası arenada okunuyor. Aradaki fark, yalnızca sesin yükselmiş olması.
Üstelik ülkede bunun alıcısı da vardı. Yıllardır bir kesimde Amerikan hayranlığı, “kurtarıcı dış güç” beklentisi canlı tutuldu. Ekonomik kriz derinleştikçe bu beklenti büyüdü. Yoksulluk, adaletsizlik ve umutsuzluk; dış müdahaleyi ahlaki bir seçenek gibi gösterdi. Böylece içerideki çöküş, dışarıdaki niyetle kilitlendi.
Uluslararası tepkilerin sessizliği de buradan okunmalı. Sert kınamalar yok, mesajlar ölçülü. Çünkü herkes biliyor: Bu bir ahlak meselesi değil; denge ve çıkar meselesi. Enerji piyasaları, kontratlar, jeopolitik hesaplar… Kameralar önünde egemenlik savunulur; kapalı kapılar ardında akış konuşulur. İki dil aynı anda çalışır. Bu ikilik, küresel sistemin refleksidir.
Sonuçta olan yine halka oluyor. Asgari ücret kâğıt üzerinde, çalışma güvencesiz. Gençler gidiyor, orta sınıf eriyor. Yasa dışı ağlar boşlukları dolduruyor. İçeride geliri denetlemek yerine geliri denetleyenleri koruyan bir düzen sürerken; dışarıda müdahale dili sertleşiyor. İki taraf da kendi payını alıyor; bedel en alttakilere yazılıyor.
Venezüella’ya bakarken liderlerin geçişini not etmek gerekir: Chávez, umudu açtı ama kurumsallaştıramadı. Maduro, mirası yönetti ama onaramadı. Dış dünya ise her iki dönemde de sahadaydı—bazen alkışladı, bazen bekledi, bugün ise açık konuşuyor. Oyun yeni değil. Yeni olan, maskelerin düşmesi.
Bir gazeteci olarak şunu kayda geçirmek gerekir: Venezüella bir istisna değil; yıllardır oynanan bir oyunun görünür sahnesi. Dün fısıltıydı, bugün manşet. Bugün bir çok Ülke bu yolda. Sıranın kime geleceği konuşuluyor. Sırada olan halk bunu bilmiyor ama onu sözde temsil eden liderler, hükümetler bunu çok iyi biliyor. Uluslararası hukuk yada BM gibi kurumların güçlüden yana oldukları tarih boyunca açıkça görülmüş bugünlerde yaşana da bunu teyit etmiştir. Geldiğimiz noktada sessizlik ise hâlâ aynı. Ve bu sessizlik, en pahalı anlaşma olarak geleceğimizde bizi bekliyor...
