Medya Aşkı Standartlaştırıyor mu?

Mezopotamya’dan Netflix’e, öpüşmeyen toplumlardan sosyal medya romantizmine kısa bir psikomedya okuması

Ahmet Turan Yıldız

5/5/202610 min read

Aşkı en kişisel duygumuz sanıyoruz. Ama çoğu zaman neyi romantik bulacağımızı, hangi davranışı sevgi kanıtı sayacağımızı ve hangi eksikliği “aşk bitti” diye yorumlayacağımızı medya hafızası belirliyor.

Kendi aşkımızı mı yaşıyoruz, bize yazılan senaryoyu mu?

Aşkı çoğu zaman içimizden gelen, kimsenin dokunamayacağı kadar mahrem bir duygu gibi görürüz. Bir bakıştan anlam çıkarırız. Bir temasla dünyanın yön değiştirdiğini hissederiz. Sessizliği bazen özlem, bazen soğukluk sayarız. Fakat insan yalnızca hisseden bir varlık değildir; öğrendiği gibi hisseden bir varlıktır.

Hangi davranışın romantik, hangi temasın yakınlık, hangi kıskançlığın tutku, hangi ilgisizliğin ayrılık işareti sayılacağını sadece biyoloji belirlemez. Aile, gelenek, din, edebiyat, sinema, televizyon, sosyal medya ve bugün artık algoritmalar birlikte öğretir.

Modern medya burada kritik bir yerde durur. Çünkü medya aşkı yalnızca anlatmaz; aşkın nasıl görüneceğini, nasıl kanıtlanacağını ve nasıl tüketileceğini de biçimlendirir. Bugün küresel ekran dili bize aşkı çoğu zaman aynı sırayla gösterir: bakış, gerilim, temas, öpüşme, kriz, ayrılık ve kavuşma. Bu kalıp o kadar tekrarlandı ki birçok insan kendi ilişkisini yaşarken bile önce ekran hafızasına danışıyor.

Psikomedya açısından soru nettir: Aşkı gerçekten biz mi yaşıyoruz, yoksa bize öğretilmiş bir romantik senaryonun içinde rolümüzü mü oynuyoruz?

Aşk evrensel olabilir; aşkın dili evrensel değildir

Aşkı tamamen medyanın ürettiği bir yalan saymak kolaycı olur. Kültürler arası çalışmalar romantik aşkın yalnızca modern Batı’ya ait olmadığını gösterir. İnsan bağlanır, özler, bekler, ayrılıkla sarsılır, sadakat ve yakınlık arar. Bunlar güçlü insan gerçekleridir.

Ama burada temel ayrım şudur: Aşkın varlığı evrensel olabilir; aşkın ifade biçimi evrensel değildir. Her toplum aynı şekilde sevmez. Her toplum aşkı dudaktan öpüşmeyle, dramatik itirafla, sosyal medya ilanıyla ya da “ruh eşi” fikriyle kurmaz.

Bazı toplumlarda sevgi açıkça gösterilir. Bazılarında saklanır. Bazılarında bedensel yakınlık aşkın doğal işaretidir. Bazılarında mahremiyeti korumak sevginin ahlaki biçimidir. Bir yerde el ele tutuşmak sıradan görünür; başka bir yerde aynı davranış toplumsal sınır ihlali sayılır.

Doğru cümle şu: İnsan sevebilir; ama her toplum aynı şekilde sevmez. Medyanın problemi de burada başlar. Küresel medya çoğu zaman bu farkları siler ve tek bir romantik formülü “doğal aşk” gibi dolaşıma sokar.

Öpüşme eski olabilir; ama evrensel değildir

Bugün filmlerde dudaktan öpüşme aşkın neredeyse zorunlu final işareti gibi kullanılır. Oysa bu davranışın tarihi hem eski hem de karmaşıktır. 2023’te yayımlanan bir çalışma, antik Mezopotamya metinlerinde romantik/cinsel öpüşmenin MÖ 2500’den itibaren izlenebildiğini belirtir. Bu, öpüşmenin yazılı kaydını yaklaşık 4.500 yıl geriye götürür.

Ama bu, öpüşmenin ilk kez Mezopotamya’da icat edildiği anlamına gelmez. Sadece elimizdeki yazılı kayıtların bize gösterdiği en eski güçlü izlerden biridir. Ayrıca Mezopotamya’da öpüşme yalnızca romantik bir davranış değildi; aile yakınlığı, toplumsal hiyerarşi ve ritüel bağlamlarında da farklı anlamlar taşıyabiliyordu.

Daha önemlisi şu: Antropolojik araştırmalar romantik/cinsel dudaktan öpüşmenin evrensel olmadığını gösteriyor. Bazı kültürlerde dudaktan öpüşme romantik değil, tuhaf, anlamsız hatta tiksindirici bulunabiliyor. Bu, aşkın tek bir beden dili olmadığını açıkça gösterir.

Bir toplumda sevgi öpüşmeyle görünür olur. Başka bir toplumda birlikte çalışmakla, beklemekle, aileye kabul edilmekle, aynı sofraya oturmakla ya da mahremiyeti korumakla. Medya ise bu yavaş işaretleri sevmez. Kamera hızlı anlaşılır sembol ister. Öpüşme tek karede okunur; sabır, güven ve sadakat ise yavaş görünür.

Medya neden aşkı tek kalıba sokar?

Çünkü medya soyut duyguyu görünür kılmak zorundadır. Aşk içsel bir deneyimdir; ekran dışsal işaret ister. Yönetmen için öpüşme, sarılma, kıskançlık, büyük jest veya ayrılık sahnesi duyguyu hızlıca kanıtlayan anlatı aracıdır.

Sorun şu noktada başlar: Teknik araç sürekli tekrarlandığında kültürel norma dönüşür. İzleyici aynı sahneyi tekrar tekrar gördükçe aşkın ölçü birimlerini öğrenir. Öpüşme yoksa aşk eksikmiş gibi gelir. Büyük jest yoksa sevgi yetersiz sanılır. Tutku azaldıysa ilişki bitiyor zannedilir.

Netflix, Hollywood, Kore dizileri, Türk dizileri ve kısa video platformları farklı estetikler kullansa da çoğu zaman aynı duygusal iskeletle çalışır: karşılaşma, çekim, engel, yakınlaşma, kriz, kopuş, dönüş ve kavuşma. Piyasa tanıdık olanı sever. Çünkü tanıdık olan daha kolay satılır.

Buna standartlaşmış aşk diyebiliriz: kültürlerin farklı sevme biçimlerinin, ekran için kolay okunur birkaç sembole sıkıştırılması.

Tutku büyütülür, huzur küçültülür

Modern medya aşkın en gürültülü evresini sever: tutku, kriz, kıskançlık, engel, ayrılık ve kavuşma. Çünkü bunlar ekranda çalışır. Fragmana girer. Kesit olur. Yorum alır. Paylaşılır.

Ama gerçek ilişkiler yalnızca bu evreden oluşmaz. Tutkulu aşk yoğun çekim ve heyecanla ilerler. Arkadaşça aşk ise güven, huzur, bağlılık, emek ve uzun süreli dayanışma üzerine kurulur. Medya çoğu zaman ikinci evreyi sıkıcı bulur. Oysa ilişkinin sürdürülebilir tarafı tam da oradadır.

Güven yavaş akar. Huzur düşük seslidir. Sadakat tekrar ister. Emek görüntüye kolay sığmaz. Bu yüzden medya aşkın en sağlıklı tarafını değil, en pazarlanabilir tarafını büyütür.

Türkiye’de aşkın medya hafızası

Türkiye’de aşkın medya tarihi ayrıca katmanlıdır. Yeşilçam uzun süre aşkı fedakârlık, imkânsızlık, aile engeli, sınıf farkı ve kavuşamama üzerinden anlattı. Seven insan beklerdi, susardı, çekerdi. Kadın çoğu zaman namus, masumiyet ve aile düzeni üzerinden; erkek ise koruyan, sahiplenen ya da kurtaran figür olarak temsil edilirdi.

Televizyon dizileriyle aşk daha uzun soluklu bir gerilim makinesine dönüştü. Kavuşma ertelendi, yanlış anlaşılmalar çoğaldı, aile entrikaları genişledi. Aşk artık yalnızca iki kişinin meselesi değil, reytingi taşıyan dramatik motor hâline geldi.

Dijital platformlarla birlikte aşk daha küresel bir görsel dile kavuştu. Beden dili, mahremiyet sınırları ve ilişki estetiği değişti. Bugün Türkiye’de izleyici geleneksel mahremiyet kodlarıyla küresel romantik medya kodları arasında yaşıyor. Bir yanda aile, sadakat ve toplumsal onay; diğer yanda bireysel arzu, görünür tutku ve romantik performans.

Bu gerilim, modern Türkiye’de aşkın psikomedya krizidir.

Sosyal medya: Aşkın seyirciye açılması

Eskiden aşk daha çok yaşanır, sonra anlatılırdı. Bugün çoğu zaman yaşanırken sergileniyor. Instagram hikâyeleri, çift fotoğrafları, yıldönümü paylaşımları, TikTok çift akımları ve “couple goals” videoları aşkı mahrem bir bağ olmaktan çıkarıp kamusal bir performansa dönüştürdü.

Sosyal medya aşkı ne tamamen özel bırakır ne de tamamen kamusal yapar. İkisi arasında garip bir alan açar: kişisel olan kitleye gösterilir; mahrem olan izlenebilir hale gelir. Bu yüzden ilişkiye görünmez bir seyirci kitlesi dahil olur.

“Beni neden paylaşmıyorsun?”, “Fotoğrafımızı neden sildin?”, “Kimleri takip ediyorsun?”, “Neden çevrimiçiydin ama cevap vermedin?” Bunlar çağdaş aşkın yeni denetim sorularıdır.

Phubbing, yani partnerin yanındayken telefonla ilgilenip onu duygusal olarak dışarıda bırakmak, çağdaş ilişkilerin sessiz krizlerinden biridir. İnsan karşısındakini aldatmadan da yalnız bırakabilir. Bazen ihanet, başka biriyle değil, dikkatini sürekli ekrana teslim etmekle başlar.

Psikomedya açısından mesele nettir: Sevgi yalnızca “seni seviyorum” demek değildir. Sevgi, dikkati birine verebilme kapasitesidir. Dijital çağ bu kapasiteyi zayıflatıyor.

Kapitalist duygu pazarı: Aşk emekten tüketime kaydı

Kapitalizm aşkı icat etmedi; ama aşkı paketledi. Sevgililer Günü, romantik tatiller, çift kombinleri, yüzük ritüelleri, evlilik teklifleri, düğün endüstrisi, dating uygulamaları ve romantik içerik ekonomisi aşkı görünür tüketim formlarına bağladı.

Böylece ilişki çoğu zaman bir emek alanı olmaktan çıkıp anında tatmin beklenen bir deneyim alanına dönüştü. Partner, bazen insan olmaktan çok kişisel mutluluk projesinin parçası gibi görülüyor. İlişki “çalışmıyorsa” hemen değiştiriliyor. Onarma zahmetli, sabır eski moda, kusur ise insanlık hâli değil ürün arızası gibi algılanıyor.

Modern aşk krizinin merkezinde yalnızlık kadar, seçenek bolluğu içinde bağ kuramama da var.

Romantik mitler: Güzel görünür, ağır yük bindirir

Medya aşkı yalnızca öpüşmeyle değil, romantik mitlerle de standartlaştırır. “Herkesin tek bir ruh eşi vardır”, “gerçek aşk ilk görüşte anlaşılır”, “aşk her engeli aşar”, “seven insan kıskanır”, “doğru kişi seni sözsüz anlamalıdır”, “tutku azaldıysa aşk bitmiştir” gibi kalıplar masum görünür ama gerçek ilişkilerin üzerine ağır beklenti yükler.

Gerçek hayatta sevgi çoğu zaman sezgiyle değil, konuşmayla sürer. Sadakat yalnızca duygusal yoğunlukla değil, karakterle ilgilidir. Aşk her engeli aşmaz; ekonomik sorunlar, aile baskısı, psikolojik yaralar, kültürel farklar ve kişilik çatışmaları ilişkiyi yorar.

Romantik medya bazen umut verir, evet. Bir film çiftlere konuşma kapısı açabilir, ilişkiyi onarma isteği uyandırabilir. Sorun umut değildir. Sorun, gerçekliği inkâr eden romantik körlüktür. “Aşk emek ister” başka bir şeydir; “aşk her şeyi çözer” başka bir şey.

Her medya türü aynı aşkı öğretmez

Medya tek parça değildir. Romantik film, pembe dizi, sitcom, televizyon draması ve reality şov aynı ilişki modelini vermez.

· Romantik filmler ve romantik komediler çoğu zaman “aşk her engeli aşar” inancını büyütür.

· Pembe diziler ruh eşi, kader, bekleyiş ve zihin okuma beklentisini güçlendirir.

· Reality flört ve evlilik programları aşkı hızlı seçim, rekabet ve performans alanına çevirir.

· Televizyon dramaları aşkı kriz, fedakârlık, kıskançlık ve toplumsal baskı içinde sınar.

· Sitcom’lar bazen romantik fanteziyi kırar; ilişkiyi kusurlu, gündelik ve komik gösterir.

Bu yüzden asıl soru “medya aşkı etkiler mi?” değil. Asıl soru şu: Hangi medya türü, benim aşka dair hangi beklentimi besliyor?

Yaş ve tecrübe bizi tamamen korur mu?

İlk bakışta insan yaş aldıkça romantik medya masallarına daha az inanır gibi düşünürüz. Kısmen doğru. Tecrübe insana hayatın film gibi yürümediğini öğretir. Fakat yaş ve uzun ilişki insanı otomatik olarak bağışık yapmaz.

Gençlerde medya çoğu zaman aşkın ilk sözlüğü gibi çalışır. Henüz uzun ilişki deneyimi olmayan biri için diziler, filmler ve sosyal medya ilişki hedefi üretir. Yetişkinde ise medya daha çok kıyas aracına dönüşür: “Eskiden böyle miydik?”, “Tutku azaldı mı?”, “Benim ilişkim neden filmdeki gibi değil?”

Uzun ilişkilerde en tehlikeli yanılgı şudur: Medya, ilişkinin olgunlaşmasını bazen ilişkinin sönmesi gibi gösterir. Oysa huzur her zaman aşkın ölümü değildir. Bazen aşk sadece tutkulu evreden arkadaşça, daha derin ve daha sessiz bir sevgiye geçmiştir.

Peki, medyayı tamamen suçlamak doğru mu?

Hayır. Medya eleştirisi ahlaki paniğe dönüşmemeli. Aşk tamamen medyanın yalanı değildir. Romantik içerikler her zaman ilişkiyi zehirlemez. İzleyici de pasif kurban değildir; gördüğünü kendi kültürü, ailesi, inancı, sınıfı ve hayat tecrübesiyle yeniden yorumlar.

Ayrıca geleneksel ilişki biçimlerini de romantize etmemek gerekir. Zorla evlilik, aile baskısı, kadınların seçim hakkının bastırılması ve duygusal uyumsuzluğun kader gibi kabul edilmesi gerçek sorunlardır. Modern romantik medya, bütün sorunlarına rağmen bireysel seçim fikrini de güçlendirmiştir.

Mesele “gelenek iyi, medya kötü” kadar basit değildir. Bir baskı modelinden çıkarken başka bir piyasa modeline teslim olmamak gerekir. Sağlıklı aşk ne zorunlu gelenek ne de sınırsız tüketimdir. Sağlıklı aşk; özgür seçim ile sorumluluğun, arzu ile emeğin, bireysellik ile bağlılığın dengesidir.

Sonuç: Medya aşkı icat etmez, formatını daraltır

Ana hüküm şu: Medya aşkı icat etmez; ama aşkın görünür biçimini standartlaştırır.

Aşk insanidir. Fakat medya aşkı formatlar. Öpüşme eski olabilir; ama öpüşmenin aşkın evrensel kanıtı sayılması kültüreldir. Romantik medya bazen ilişkiye iyi gelebilir; ama sürekli aynı mitleri tekrar ettiğinde gerçek ilişkiden beklentimizi bozar. Sosyal medya aşkı görünür kılar; ama aynı anda onu performansa, denetime ve kıyasa açar.

Bu yüzden bugünün insanı için mesele aşkı medyadan tamamen kurtarmak değil. Bu mümkün de değil. Asıl mesele, aşkı izlediğimiz sahnelerin değil, yaşadığımız ilişkinin gerçekliği içinde okuyabilmek.

Aşk bazen büyük jest değildir. Bazen yanında duran insanın dikkatidir. Bazen suskunluğu cezaya çevirmeden konuşabilmektir. Bazen gösteriye çıkarmadan sahiplenmektir. Bazen de kriz aramadan huzuru sevebilmektir.

Son cümle: Medya bize aşkın nasıl görünmesi gerektiğini öğretir; ama sevgi, çoğu zaman kameranın görmediği yerde başlar.

Yazının Kısa özeti

· Aşk evrensel olabilir; fakat aşkın ifade biçimi kültüreldir.

· Medya aşkı icat etmez, fakat aşkın görünür formatını daraltır.

· Öpüşme tarihsel olarak eski olabilir; ama evrensel bir aşk dili değildir.

· Sosyal medya mahrem duyguyu kitle önünde performansa dönüştürür.

· Romantik mitler umut verebilir; fakat gerçekliği bastırırsa ilişkiye zarar verir.

· Sağlıklı aşk, tutku kadar emek, dikkat, güven ve konuşma ister.

Kaynak notu

Bu yazı; romantik aşkın kültürler arası varlığı, Mezopotamya’da öpüşmenin yazılı izleri, romantik/cinsel öpüşmenin evrensel olmaması, medya türlerinin romantik inançlara etkisi, sosyal medya ve phubbing araştırmaları gibi literatür başlıklarından yararlanılarak hazırlanmıştır.