Haklı Bulup Geçiyoruz: Sokak Röportajları, Öfkenin Tüketimi ve Görünmeyen Toplum
"Sokak röportajlarında herkes haklıysa neden hiçbir şey değişmiyor? Dijital çağda öfkenin nasıl bir tüketim malzemesine ve afyona dönüştüğününün analizi."
Ahmet Turan Yıldız
6/7/202610 min read
Bir sokak röportajı bazen haber değildir. Bazen bir toplumun röntgenidir.
Kamera uzatılır, biri konuşur. Geçim derdini anlatır. Liyakatsizliği söyler. Borçtan, güvensizlikten, gençlerin dışlanmasından, siyasetin taraftarlığa dönüşmesinden bahseder. İzleyenlerin çoğu aynı cümlede buluşur:
“Çok doğru konuşmuş.”
Bu cümle ilk bakışta masumdur. Hatta rahatlatıcıdır. Çünkü bir başkası bizim içimizden geçenleri söylediğinde, kendi suskunluğumuzun ağırlığı azalır. Paylaşırız, yorum yaparız, birkaç öfkeli cümle yazarız. Sonra telefon kapanır, video akışta kaybolur, hayat kaldığı yerden devam eder.
Ama tam da burada durmak gerekir.
Çünkü dijital çağda doğru söz her zaman uyandırmaz. Bazen uyuşturur. Bazen bizi sarsmak yerine rahatlatır. Bazen haklı bir cümle, değişim çağrısı olmaktan çıkıp vicdan boşaltma aparatına dönüşür.
Asıl soru şudur:
Bu kadar insan doğru şeyler söylüyor da neden hiçbir şey değişmiyor?
Sokağın Gündemi adlı YouTube kanalında “İmam Kızı Meydanı İnletti” başlığıyla paylaşılan röportaj, bu soruyu yeniden düşündüren güçlü bir saha kesiti sunuyor. Videoda konuşan kişi; dindarlık gösterisi, geçim sıkıntısı, liyakat krizi, gençliğin yönetimden dışlanması, kadın güvenliği, borç yükü, siyasal taraftarlık ve hesap verilebilirlik meselelerini aynı öfke hattında birleştiriyor.
Fakat bu yazının amacı konuşmacıyı kutsamak ya da eleştirmek değil. Mesele bir kişinin haklılığına sıkıştırılamayacak kadar büyük.
Bu başlık ve bu video bugün var, yarın yerini başka bir videoya bırakabilir. Bir başka meydanda başka biri konuşur; başka bir kanal, başka bir başlık, başka bir yüz dolaşıma girer. Ama değişmeyen şey, o meydanlarda biriken öfkenin mekanizmasıdır. Bu nedenle mesele tekil bir videodan ibaret değildir; mesele, sokakta söylenen sözün ekranda nasıl tüketildiği ve o sözün arkasındaki sessiz kalabalığın nasıl görünmez kaldığıdır.
Asıl soru şudur:
Sokak röportajları bize halkın ne düşündüğünü mü gösteriyor, yoksa halkın artık neyi taşıyamadığını mı?
Görünen öfke, görünmeyen düzen
Videoda ilk görünen şey öfke. Fakat psikotarihsel açıdan önemli olan öfkenin kendisi değil, o öfkeyi doğuran tarihsel ve toplumsal birikimdir.
Bir kişi “dayım yok” dediğinde bu yalnızca torpil şikâyeti değildir. Bu, liyakatın yerini himaye ağlarının aldığını anlatan halk cümlesidir.
Bir kişi “geçinemiyorum” dediğinde bu yalnızca mutfak hesabı değildir. Bu, hayat kurma hakkının daralmasıdır.
Bir kadın “sokakta rahat yürüyemiyorum” dediğinde bu yalnızca güvenlik kaygısı değildir. Bu, kamusal alanın herkes için eşit ve güvenli işlemediğini gösteren çıplak bir yurttaşlık sorusudur.
Bir kişi “ülke bir binadır” dediğinde bu yalnızca basit bir benzetme değildir. Bu, devleti kutsal ve erişilmez bir baba figürü olmaktan çıkarıp hesap vermesi gereken bir yöneticiye indirme arzusudur.
Burada mikro ile makro birleşir.
Bireyin borcu, ülkenin ekonomik düzeninden bağımsız değildir.
İş bulamaması, kurumsal liyakat krizinden kopuk değildir.
Güvensizlik hissi, kamusal düzenin zayıflamasından ayrı düşünülemez.
Siyaset bıkkınlığı, temsil mekanizmalarının aşınmasıyla ilgilidir.
Mikro acılar kişisel değildir; makro düzenin insan bedeninde ve ruhunda bıraktığı izlerdir.
Bir toplumun gerçek hikâyesi çoğu zaman resmi raporlarda değil, insanların gündelik cümlelerinde saklıdır. “Dayım yok” diyen biri devlet teorisi anlatmaz. Ama kurumsal çürümenin halk dilindeki en kısa özetini verir.
Kimlik yetmiyor, hayat hesap soruyor
Uzun süre siyaset insanlara kim olduklarını hatırlattı:
Sağcı mısın?
Solcu musun?
Dindar mısın?
Milli misin?
Hangi mahalledensin?
Kime bağlısın?
Hangi sembolün arkasındasın?
Bu sorular kitleleri mobilize etti. Kimlikler sıcak tuttu. Aidiyet duygusu, geçim sıkıntısının üzerini örttü. Mahalle, parti, lider, inanç ve kültür söylemi birçok insan için psikolojik güvenlik alanı oldu.
Fakat hayat ağırlaştıkça semboller yetmemeye başlar.
Bir yerden sonra başka sorular öne çıkar:
Geçinebiliyor muyum?
Çocuğum iyi eğitim alabiliyor mu?
Güvende miyim?
Emeğim karşılığını buluyor mu?
Diplomamın değeri var mı?
Oyum bana hizmet olarak dönüyor mu?
Yöneten benden hesap mı soruyor, yoksa bana sadece sadakat mi dayatıyor?
Bu geçiş basit bir siyasal tercih değişimi değildir. Bu, kimlik rejimi ile hayat rejimi arasındaki çatlamadır.
İnsan bir süre sembollerle teselli olur. Fakat kira, borç, gıda, eğitim, sağlık, güvenlik ve gelecek meselesi büyüdükçe şu soru kaçınılmaz hale gelir:
Benden sadakat istiyorsunuz; peki bana nasıl bir hayat veriyorsunuz?
Bu soru yalnızca Türkiye’ye ait değildir. Dünyanın birçok yerinde benzer bir kırılma yaşanıyor. Gençler gelecek kuramıyor. Devletler temsil üretmekte zorlanıyor. Borç ve güvencesizlik insanın gündelik davranışını disipline ediyor. Medya öfkeyi hızlandırıyor ama çoğu zaman derinleştirmiyor. Siyaset yurttaşlık yerine taraftarlık üretiyor.
Türkiye bu küresel krizin dışında değil. Aksine, kimliklerin kutsal zırhı ile hayatta kalma güdüsünün çıplak gerçeği arasında sıkışmış bir kolektif hafıza krizi yaşıyor.
Türkiye bir istisna değil; geç modern toplum krizinin hızlandırılmış laboratuvarıdır.
Devlet baba değil, hesap veren yöneticidir
Videodaki en çarpıcı cümlelerden biri “ülke bir binadır” benzetmesidir.
Bu cümle sıradan görünebilir. Ama içinde güçlü bir siyasal sezgi taşır.
Çünkü geleneksel siyasal kültürde devlet çoğu zaman baba gibi düşünülür. Baba bilir. Baba korur. Baba cezalandırır. Baba karar verir. Böyle bir modelde yurttaş, yetişkin bir hak sahibi olmaktan çok korunmayı bekleyen çocuk konumuna itilir.
“Ülke bir binadır” demek ise bu büyüyü bozar.
Devleti kutsal, dokunulmaz ve erişilmez bir otorite olmaktan çıkarır. Onu ortak yaşam alanına indirir. Yönetilmesi, denetlenmesi ve hesabı sorulması gereken bir yapı haline getirir.
Apartmanın aidatı soruluyorsa, ülkenin bütçesi de sorulmalıdır.
Apartman yöneticisi hesap veriyorsa, kamu yöneticisi de hesap vermelidir.
Apartmanın bahçesi ortaksa, ülkenin kaynakları da ortaktır.
Apartmanda güvenlik ihmal edilirse herkes etkilenir; devlette kurumlar çürürse toplumun tamamı bedel öder.
Bu, halk dilinde kurulmuş güçlü bir demokrasi teorisidir.
Fakat burada trajik bir çelişki vardır. Teoride devleti apartman gibi rasyonel gören birey, pratikte kendi apartman toplantısına bile katılmaktan uzak durabilir. Okul aile birliğini önemsemez. Belediye meclisini takip etmez. Mahallesindeki kararları merak etmez. Sonra büyük siyasetin kendisini dışlamasına şaşırır.
Bu bir “halk suçlaması” değildir. Daha derin bir tarihsel meseledir.
Kamusal alanın sivilleşemediği, siyasetin hep yukarıda yapılan bir iş gibi öğretildiği toplumlarda yurttaşlık refleksi zayıf kalır. İnsan, kendi küçük ortak yaşam alanında söz sahibi olmayı öğrenmeden büyük siyaset karşısında edilgenleşir.
Yurttaşlık sandıkta başlamaz; apartmanda, okulda, mahallede, belediyede ve ortak yaşamın en küçük hücrelerinde öğrenilir.
Konuşanlar görünür, susanlar nereye gider?
Sokak röportajlarının en büyük yanılsamalarından biri şudur: Kameraya konuşan kişi, toplumun tamamını temsil ediyormuş gibi algılanır.
Oysa medya çoğu zaman konuşabileni görünür kılar.
Net cümle kurabilen, öfkesini ritimli ifade edebilen, kameradan çekinmeyen, sosyal medya diline uygun performans gösterebilen kişi öne çıkar. Video kesilir. Başlık atılır. Kısa cümle büyütülür. İçerik viral olur.
Ama bir de konuşamayanlar vardır.
İşini kaybetmekten korkanlar.
Memur olduğu için susanlar.
Ailesinden, mahallesinden, kurumundan çekinenler.
Sosyal medya linçinden ürkenler.
Borçtan başını kaldıramayanlar.
Yorgunluktan sessizleşenler.
Umutsuzluktan içine kapananlar.
Derdini anlatacak kelimeyi bile bulamayanlar.
Bu insanlar kadrajda yoktur. Ama toplumun asıl ağırlığı çoğu zaman onların omzundadır.
Bu yüzden iki kavramı ayırmak gerekir:
Temsil edilmiş öfke ve temsil edilemeyen acı.
Temsil edilmiş öfke kameraya çıkar. Slogan olur. Kesit olur. Paylaşılır. Etkileşim alır.
Temsil edilemeyen acı ise kadrajın dışında kalır. Çünkü her acı konuşamaz. Her yoksulluk politik dil kuramaz. Her korku kendini meydanda ifade edemez. Her kırılma viral olacak kadar düzgün cümleye dönüşemez.
Psikotarih tam burada devreye girer.
Çünkü psikotarih yalnızca yüksek sesle söylenenleri değil; bastırılanı, yutulanı, susulanı ve kuşaklar boyunca taşınan duygusal tortuları da veri kabul eder.
Sessizlik her zaman rıza değildir; bazen sistemin insanın ses tellerine kadar işlemiş felç edici halidir.
Bir toplumun özgürlük düzeyi yalnızca kimin konuştuğuyla değil, kimlerin konuşamadığıyla da ölçülür.
Algoritma öfkeyi sever; bilinç onun işi değildir
Sosyal medya algoritması öfkeyi sever. Çünkü öfke hızlı yayılır. Sert cümle dikkat çeker. Çatışma etkileşim getirir. Haklı isyan izlenir. Yüz ifadesi, bağırış, çarpıcı başlık ve keskin karşıtlık dolaşıma uygundur.
Döngü bellidir:
Bir kişi konuşur. Video viral olur. İzleyici “çok doğru” der. Yorumlar bölünür. Taraflar birbirine girer. Video tüketilir. Ertesi gün yeni bir video gelir. Eski düzen yerinde kalır.
Bu döngüde öfke görünür olur ama her zaman bilince dönüşmez. Hatta bazen izleyiciyi pasifleştirir.
Çünkü ekranda birinin bizim yerimize konuşması, kısa süreli bir rahatlama üretir. Bu rahatlama politik bilinç değildir. Bu, dijital deşarjdır.
Haklı söz, örgütlü talebe dönüşmezse yalnızca öfkenin ağrı kesicisi olur.
Bugünün medya düzeninde tehlike sadece yalan haber değildir. Bazen doğru söz de tehlikelidir. Çünkü doğru söz de tüketim malzemesine dönüşebilir. Doğru söz de etkileşim ekonomisinin yakıtı olabilir. Doğru söz de düşünceye dönüşmeden kaybolabilir.
İnsan artık çoğu zaman sokağın kendisiyle değil, sokağın ekrandaki yalıtılmış kesitiyle ilişki kuruyor. Bu da “Arayüz İnsanı”nı doğuruyor.
Arayüz İnsanı, dünyaya dokunmadan dünyaya tepki verir; ekrandan kızar, ekrandan hak verir, ekrandan taraf olur ama o sihirli camdan sızıp ortak hayatın içine çoğu zaman girmez. Ekran öfkeyi görünür kılar; fakat aynı anda onu mesafeli, güvenli ve tüketilebilir hale getirir. İnsan kendisini politikanın içinde sanırken, aslında politikanın görüntüsüyle ilişki kurar.
Bu yüzden asıl soru “ne söylendi?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bu söz hangi mekanizmayı gösteriyor?
Kimler bu sözü söyleyemiyor?
Bu öfke hangi talebe dönüşebilir?
Bu talep hangi yurttaşlık davranışını doğurabilir?
Algoritma öfkeyi dolaştırır; analiz öfkeye yön verir.
Haklılık konforu
“Haklı bulmak” bazen sorumluluktan kaçmanın en medeni biçimidir.
Bu cümle serttir ama gereklidir.
Çünkü izleyici videoyu izler, hak verir, kendisini doğru tarafta hisseder ve zihinsel sorumluluğunu tamamlamış sayar. Oysa doğru tarafta hissetmek, doğru davranış üretmek anlamına gelmez.
Haklı bulmak yetmez.
Paylaşmak yetmez.
Alkışlamak yetmez.
Öfkelenmek yetmez.
Sistemler insanların öfkesinden her zaman korkmaz. Yönsüz öfke, çoğu zaman sistemin işine yarar. Çünkü yönsüz öfke dağılır, yorulur, birbirine çarpar ve sonunda yeniden dolaşıma girer.
Öfke somut talebe dönüşmezse değişim değil, kolektif yorgunluk üretir.
Bugün birçok toplumda öfke var ama yön zayıf. Şikâyet var ama örgütlü talep zayıf. Bilgi var ama takip yok. Haklılık var ama model yok.
Asıl boşluk buradadır.
Bir toplum taşıyamadığı şeyi sadece anlatıp rahatlıyorsa, kriz görünür olur ama çözülmez.
Çözüm: Duygudan modele, modelden yurttaşlığa
Çözüm tek bir liderde, tek bir partide, tek bir videoda ya da viral bir slogan cümlesinde değildir. Çözüm, toplumsal reflekslerin radikal bir biçimde dönüşmesiyle başlar.
Bu dönüşümün ilk eşiği, duygudan teşhise geçmektir. Bir video izlediğimizde yalnızca “çok doğru” demek yerine; bu sözün hangi yapısal sorunu gösterdiğini, kimlerin işine yaradığını ve bizim o yapının neresinde pasif kaldığımızı sormak gerekir.
Hemen ardından, teşhisi somut talebe tahvil etme zorunluluğu gelir. “Liyakat yok” feryadını; atama, sınav, ihale, terfi ve kamu yönetiminde şeffaflık mekanizmalarını zorlayan rasyonel bir talebe dönüştürmediğimiz sürece o feryat havada asılı kalır. “Geçinemiyoruz” demek yetmez; bütçe politikalarının, bölüşüm ilişkilerinin, barınma hakkının, ücret rejiminin ve borç düzeninin nasıl kurulduğunu sormak gerekir. Siyaseti sadece liderlerin ağzından değil; kurumlar, denetim mekanizmaları ve kamu kaynaklarının kullanımı üzerinden okumak bu yüzden elzemdir.
Nihai eşik ise taraftarlıktan aktif yurttaşlığa geçiştir. Yurttaşlık yalnızca beş yılda bir sandığa gitmekten ibaret görüldüğünde zayıflar. Gerçek yurttaşlık refleksi; yerel yönetimi izlemek, bütçeyi merak etmek, okulda, apartmanda, mahallede, meslek örgütünde ve sendikada söz sahibi olmaya çalışmaktır. Çünkü büyük siyaset, her zaman o küçük ortak yaşam alanlarında inşa edilir.
Bu noktada medya da yalnızca bir ayna olmaktan çıkmalı, öfke boşaltma alanı olmanın konforunu terk etmelidir. Bir içerik üretici sadece viral cümleyi kesip paylaşmakla yetindiğinde sistemin değirmenine su taşır. Asıl görev; o cümleyi sınıflandırmak, mekanizmaya bağlamak, görünmeyeni açmak ve izleyiciyi düşünmeye zorlamaktır.
Gerçek medya okuryazarlığı yalnızca duyduğunu çözümlemek değildir.
Duyulmayanın neden duyulmadığını da sormaktır.
Sonuç: Görmek yetmez, model kurmak gerekir
Sokak röportajları bize yalnızca halkın ne düşündüğünü göstermez. Bazen halkın artık neyi taşıyamadığını gösterir.
Ama görmek yetmez.
Bir toplum aynı haklı cümleleri tekrar tekrar duyup yalnızca rahatlıyorsa, öfke toplumsal enerjiye dönüşmüyor demektir. Konuşanlar görünür olur, konuşamayanlar karanlıkta kalır. Algoritma öfkeyi büyütür ama bilinç küçülür. Haklılık hissi, sorumluluğun yerine geçer.
Daha ağır soru şudur:
Bu kadar doğru söz neden hâlâ aynı yanlış düzenin içinde yankılanıp duruyor?
Cevap serttir:
Çünkü haklılık tek başına tarih yapmaz.
Haklılığın modele dönüşmesi gerekir.
Modelin talebe dönüşmesi gerekir.
Talebin denetime dönüşmesi gerekir.
Denetimin yurttaşlık davranışına dönüşmesi gerekir.
Aksi halde sistem, en radikal isyanı bile bir sonraki videonun reklam arası yapar.
Bir kişi konuşur, toplum rahatlar.
Ama konuşan kişinin arkasındaki sessiz kalabalık duyulmadıkça hiçbir şey tamamlanmaz.
Son cümle şudur:
Haklı olmak yetmez. Haklılığı modellemezseniz, sistem sizin öfkenizi bile içerik malzemesi olarak iştahla tüketir.
Analizler
Psikoloji ve Tarihin Medya Analizi
İletişim
psikomedya360@gmail.com
PsikoMedya360/ 2026. Her hakkı saklıdır.
