Çökmeden Yürüyen Dünya Seri-1
Bu yazı, “Çökmeden Yürüyen Dünya” başlıklı bir yazı serisinin ilk bölümüdür. Serinin devamı, önümüzdeki günlerde Psikomedya360’ta yayımlanacaktır.
ÇÖKMEDEN YÜRÜYEN DÜNYA
1/30/20266 min read
Herkes Yıkımı Beklerken Dünya Neden Hâlâ Ayakta
Çöküş neden gelmiyor? Herkes yıkımın, o büyük patlamanın an meselesi olduğunu düşünürken, dünya neden hâlâ ayakta? Uzun bir zamandır aynı ruh hâlindeyiz; sanki bir şeylerin ters gittiğini herkes hissediyor ama… ama tam olarak neyin kırıldığını, neden bu kadar uzun süredir bir kırılma yaşanmadığını kimse söyleyemiyor.
Borçlar artıyor, evet, gelir uçurumu derinleşiyor, çatlaklar büyüyor. İklim krizi, artık uzak bir geleceğin senaryosu değil; bu, her gün yüzleştiğimiz bir gerçeklik. Siyaset, bir çıkmaza girmiş durumda. Toplumlar, yorgun ve belirsizlik içinde kaybolmuş gibi görünüyor. Ama... yine de sistem yıkılmıyor. Yıkılmaması, yalnızca bir tesadüf değil, ama aynı zamanda bir mucize de değil.
Burada, belki de ilk net tespiti yapmak gerekiyor: Bugün yaşadığımız şey bir çöküş değil. Hayır, bu bir çözülme. Çöküş, aniden gerçekleşir. Gürültüyle, gözle görünür bir şekilde… Ama çözülme, sessiz ve derinden ilerler. Yavaşça, ama her an varlığını hissettirerek aşındırır. Sanki, yavaş bir erozyon gibi; bir şeyler yitiriliyor ama gözle görülür bir biçimde değil.
Bu belirsizlik, işte can alıcı nokta; bir tür belirsizlik, kayıtsızlıkla örtüşüyor. Bu çözülme, zihnimizdeki anlamı da aşındırıyor. Yavaş ve sinsi bir şekilde ilerliyor. Düşüncelerimiz, her geçen gün daha da parçalı hale geliyor. İnsanlar, kaybettikleri şeyin ne olduğunu bile fark etmiyorlar. Bir şeyler kayboluyor ama ne? Belki de bu kayıp, hani çok farkında olmadığımız ama sürekli bir yük gibi üzerimizde taşıdığımız o his. Yavaş ve sessiz.
İçini boşaltmak... Kısa bir cümle, ama derin. Sistem yıkılmıyor, çünkü hâlâ iş görüyor. Bunu söylemek, belki de rahatsız edici. Ama gerçek bu; çoğumuz çöküşü bekliyoruz. O bekleyiş, bir tür rahatlama sağlıyor. Bir “son” hayali sunuyor. Oysa çözülme, çözülme başka. İnsanları uzun süre aynı yerde tutan bir belirsizlik. Ne kopuş var, ne de gerçek bir toparlanma. Sadece bir yerde idare etme hâli.
Dur. Bir an, burada bir şey var. Psikotarihsel bir mekanizma devrede. Büyük sistemler, çokça gözlemlendiği üzere, tek bir hatadan dolayı çökmezler. Hayır, hayır. Küçük uyarlamalarla, geçici çözümlerle dururlar. Zaman kazanarak ayakta kalmaya çalışırlar. Sorunlar, çözülmez; yönetilir. Yönetim, elbette farklı bir iktidar biçimi. Bedeller... Bedeller erteleniyor, bir süre için, ama ertelenen her şey, bir gün geri dönüyor. Riskler dağıtılıyor, ama dağıtılan riskler, bireylerin omuzlarına yükleniyor.
Bir cümle daha; kısa bir cümle. Ama belki de bu, daha fazla düşünmemiz gereken bir şey. Ertelenen kriz, çözülmüş bir kriz değildir. Hayır, henüz çözülmemiştir. Ama çözüm, belirsizliğin içinde kaybolmuş gibi görünüyor. Her şey devam ederken, aslında neyin sona erdiğini anlamakta zorlanıyoruz. Bu çözülme, bilinçaltımıza sızıyor, ama görünmüyor. Bu, belki de en rahatsız edici olanı.
2008: Çöküş Provası
2008: Çöküş Provası… Hatırlıyorum, o dönem çok şey değişti. Küresel finans krizi, bir tür uyanıştı ama, belki de daha çok bir göz açıp kapama. Bankalar batmıştı, evet; ama aynı zamanda devletler devreye girdi, bankalar kurtarıldı. “Too big to fail” sözü, tam da bu sırada hayatımıza girdi. Bir ironik tını var bu sözde; büyük olanı korumak adına, bütün bir sistemi nasıl ödünç aldığımızı sorgulamadan.
Zarar kamulaştırıldı, ama sistem çökmemişti. Hayır, o sadece daha karmaşık, daha teknik ve görünmez hale geldi. Bu, bir tür yeniden yapılandırma, ama içinde barındırdığı çatlaklarla. Kriz, uyarı olmaktan çıkıp protokole dönüşünce, her sarsıntıda aynı refleks devreye girdi: genişleme, parasal gevşeme, zaman kazanma... İşte bu kısa cümle, iktidarın nasıl işlediğini de özetliyor.
İktidar karar vermez; ayar yapar. Yani bir tür dengeleme. Ama bu ayar, yalnızca ekonomik bir düzlemde değil; toplumsal psikolojide de derin izler bırakıyor. İnsanlar, şunu öğrendiler: “Ne kadar büyük olursa olsun, birileri sistemi kurtarır.” Bu, güven verici bir inanç, ama aynı zamanda bir pasiflik tuzağı. Yani, birilerini koruma vaadi, bireylerin kendi eylemsizliklerini, belki de kaygılarını örtbas ediyor. İşte bu, düşündürücü bir durum; çünkü güven, yerini teslimiyete bırakıyor.
Pandemi: Olağanüstünün Normalleşmesi
Pandemi… Olağanüstünün normalleşmesi, evet, herkesin dilinde bu cümle vardı. İkinci büyük kırılma anıydı, ama belki de çok daha fazlası. Bir gecede, olağanüstü hâl ilan edildi. Haklar askıya alındı, sınırlar kapandı, ekonomi durdu. Evet, her şey durdu. Ama, ama şu cümle haklıydı: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Ama bekledikleri, yani düşündükleri gibi olmadı. Hiçbir şey yıkılmadı, evet, yıkım yoktu. Ancak ilginç bir şekilde pek çok şey de geri gelmedi. Geçici denilen uygulamalar birdenbire kalıcı hale geldi. Dijital denetim, sağlık gerekçesiyle getirilen kısıtlamalar, hızlandırılmış karar süreçleri… İlk başta korkuyla karşılandı, ama sonra insanlar uyum sağladılar. Uyum sağlandıkça, itirazlar azaldı. Ve olağanüstü, bir süre sonra gündeliğin parçası haline geldi.
Kısa bir cümle var burada: “Geçici olan, alışılırsa kalıcı olur.” Bu, gözden kaçmaması gereken bir tespit. Sistem, çöküşten nasıl kaçındığını gösteriyor. Büyük bir patlama falan değil; yok, o seçilmedi. Eşiklerin yavaş yavaş aşağı çekilmesi tercih edildi. Psikotarihsel bir bakışla, bu “sürünerek gelen kriz” dediğimiz bir şey. Kriz, tek bir anda yaşanmaz; hayır, zamana yayılır. İnsanlar, alarm hâlinden çıkarılarak alışma hâline sokulurlar.
Bu alışma süreci, belki en korkutucu olanı. Çünkü alıştıkça, sorgulama da azalıyor. Zihinler, yeni normlara alışmaya başlıyor, bilinçaltında bir tür kabulleniş yer ediyor. O kabulleniş, belki de en büyük tehlike. Yavaş yavaş, sistemin çarkları dönerken, bu olağanüstü durum normalleşiyor, bir tür sıradanlığa dönüşüyor. Ve burada, derin bir soru var; gerçekten hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Yoksa belki de, eski olanın sadece görünüşte değiştiği bir yeni düzenin içinde mi kaybolacağız?
Enflasyon: Alışmanın Ekonomisi
Enflasyon… Evet, işte bir başka örnek, daha gündelik, ama daha yakıcı. Bir dönem, evet, hatırlıyorum, enflasyon siyasi kriz demekti. Şimdi, birçok ülkede yüksek enflasyon var ama hayat, hayat devam ediyor. İnsanlar şikayet ediyor, ama bu şikayetlerin ardında bir kopuş yok. Hayat, bir şekilde sürüyor. Maaşlar ayarlanıyor, taksitler artıyor; sanki bu, bir tür denge sağlıyormuş gibi. Promosyonlar devreye giriyor. Ve gig ekonomi, bir tampon görevi görüyor. Ama dikkat, bu bir ekonomik denge değil. Hayır, bu bir psikolojik uyum.
İnsanlar önce itiraz ediyor, evet, bu bir gerçek. Sonra ayarlıyorlar, giderek daha fazla kabullenmeye başlıyorlar. Kısa bir cümle daha: Kabulleniş, direnişten daha sessizdir. Bu, belki de en can alıcı noktalardan biri. Enflasyon, artık sadece ekonomik bir sorun olmaktan çıkıyor. Toplumsal bir alışkanlık haline geliyor. Beklentiler düşüyor, gelecek fikri daralıyor. Ama sistem, hâlâ yürümeye devam ediyor. Çünkü öfke var, var ama patlama yok.
Bir yerde, bu durumu sorgulamak gerekiyor. Neden patlama yok? İnsanlar neden durup düşünmüyor? Yoksa alıştıkları için mi, ya da belki de çözüm arayışları, bu sistemin dışına çıkmayı düşünme cesaretleri kalmadığı için mi? Alışma süreci, bir tür yorgunluk mu getiriyor? Bu da, belki derin bir kaygının, gerçek bir değişim talebinin önünü tıkıyor. Kısacası, sistem işliyor ama, içindeki o boşluk, derin bir sorgulama gerektiriyor.
Kontrollü İstikrarsızlık
Kontrollü istikrarsızlık... Bu terim, sanki durumu özetliyor. Ama belki de yalnızca bir etiket. Düşünelim, bu örneklerin bir ortak noktası var; sistem, aslında gerçekten istikrar üretmiyor. Hayır, bu istikrarın yerini, bir tür kontrollü istikrarsızlık alıyor. Ne tam güvenlik var ortada, ne de tam kaos… Bir yerde, arada bir yerlerde, yönetilebilir bir belirsizlik.
Belirsizlik, ilginç bir şey. İnsanları yormak için yeterli, ama harekete geçirecek kadar güçlü değil. Kısa bir cümle; ama düşünmeye itici. Yorgun toplumlar devrim yapmaz, bu bir gerçek. Yani çöküş gelmiyor, çünkü sistem düşmeden hâlâ yürüyebiliyor. İnsanın bu uyum sağlama yeteneği, her şeyin yolunda gittiği izlenimini veriyor. Ama öyle değil.
Evet, ama dikkat. Bu yürüyüş bedelsiz değil. Bu bedel, yavaş yavaş birikiyor. Sanki bir yerlerde, bir şeyler birikiyor ama ne? Herkes bunu görmüyor ya da görmek istemiyor. Bu yazının iddiası, belki de basit ama bir o kadar rahatsız edici: Çöküşün gelmemesi, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmiyor. Hayır, hayır. Sadece şunu gösteriyor: Henüz...
Henüz... İşte o kelime, belki de en korkutucu olanı. Gelecek belirsiz; ama içinde biriken bu belirsizliğin ne zaman patlayacağını kim bilebilir ki? Bu derin bir soru, her şeyin arkasında gizlenen bir gerilim. Bu belirsizlik, aslında bir tür gözyaşı gibi. Ne zaman dökülecek?
Not: Bu yazı, Çökmeden Yürüyen Dünya başlıklı psikotarihsel yazı serisinin ilk bölümüdür.
Serinin ikinci bölümü önümüzdeki günlerde yayımlanacaktır.
