Çocuklukta Başlayan Uygarlık Krizi: Şiddet, Savaş ve Toplumsal Çürümenin Görünmeyen Kökeni

Çocuk istismarı yalnızca bireysel bir suç değil, toplumsal şiddetin görünmeyen kaynağı olabilir. Psikotarih perspektifiyle savaş, aile, travma ve uygarlık ilişkisini derinlemesine inceleyen çarpıcı bir analiz.

Ahmet Turan Yıldız

4/6/20269 min read

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin ve ekonomik çıkarların tarihi değildir. Aynı zamanda çocuklara ne yapıldığının da tarihidir. Evde olağanlaştırılan şiddetin, toplumda kurumsallaşmış biçimlere dönüşmesi tesadüf değildir. Bir toplum çocuklarına ne yapıyorsa, sonunda siyasetini, hukukunu, savaşını ve vicdanını da ona göre kurar.

Öne Çıkan Alıntı
Bir toplum çocuklarına ne yapıyorsa, bir süre sonra dünyaya da onu yapar.

Giriş: Tarihin Başlangıç Noktası Gerçekten Neresi?

Tarihe çoğu zaman yanlış yerden bakıyoruz. Savaşlara bakıyoruz, iktidarlara bakıyoruz, ideolojilere, ordulara, krizlere, piyasalara bakıyoruz. Sonra bütün bunların neden bu kadar sert, bu kadar yıkıcı, bu kadar tekrar eden bir karakter taşıdığını anlamaya çalışıyoruz. Ama belki de asıl soru daha geride duruyor. Daha sessiz bir yerde. Daha ilk bir yerde.

Belki tarihin gerçek başlangıç noktası meclis salonları değil, çocukluk deneyimidir.

Bu iddia ilk anda aşırı gelebilir. Çünkü modern akıl, toplumu açıklarken aileyi çoğu zaman ikincil bir alan gibi görmeye alıştı. Oysa psikotarih bize tersini fısıldar: ev, yalnızca özel alan değildir; uygarlığın ilk laboratuvarıdır. Çocuk burada ilk kez güçle, korkuyla, bağımlılıkla, sevgiyle, cezayla, sınırla ve şiddetle tanışır. Ve bu tanışma biçimi, ileride yalnızca kişiliği değil, toplumsal düzenle kuracağı ilişkiyi de belirler.

Lloyd deMause’un sert ve kaçışsız tezi tam da burada yükselir: insanlık tarihi büyük ölçüde çocuk istismarı üzerine kurulmuş bir uygarlık tarihidir. Bu cümle huzur vermez. Zaten vermek için kurulmuş bir cümle de değildir. Ama sarsıcı olması, yanlış olduğu anlamına gelmez. Bazen hakikat, tam da rahatsız ettiği için önemlidir.

Çocuk Neden Hedefe Dönüşür?

deMause’un metninde en dikkat çekici kavramlardan biri “zehir kabı”dır. Çocuk burada yalnızca korunması gereken bir varlık değildir. Tarih boyunca çok sık biçimde, yetişkinlerin taşıyamadığı duyguların boşaltıldığı bir yüzeye dönüştürülmüştür. Yani çocuk; bastırılmış öfkenin, yetersizlik duygusunun, korkunun, suçluluğun, cinsel karışıklığın, terk edilme acısının hedefi haline gelir.

İyi ebeveynlikte yetişkin, çocuğun yoğun duygularını düzenlemesine yardım eder. Kötü ebeveynlikte ise roller tersine döner. Bu kez çocuk, yetişkinin düzenlenemeyen iç hayatını taşımaya zorlanır. Ağlayan bir bebek, yalnızca ağlayan bir bebek olarak görülmez. Nankörlük gibi algılanır. Tehdit gibi algılanır. İtaatsizlik gibi algılanır. Hatta bazen yetişkinin kendi çocukluğundan kalan incinmiş parçaların geri dönüşü gibi yaşanır.

Yani çocuk, davranışı yüzünden değil; yetişkinde uyandırdığı duygular yüzünden cezalandırılır.

Bu ayrım çok kritik. Çünkü burada istismar sadece fiziksel şiddet değildir. Aşağılama da istismardır. İhmal de. Korkuyla hizaya sokmak da. Çocuğu ebeveynin duygusal boşluğunu doldurmak için kullanmak da. Bedenine hak iddia etmek de. Onu bağımsız bir özne değil, aile dengesini koruyan bir araç gibi görmek de.

Öne Çıkan Alıntı
Çocuk çoğu zaman yanlış yaptığı için değil, yetişkinin içinde bastırılmış olanı uyandırdığı için cezalandırılır.

Şiddetin İlk Kurumu Olarak Aile

Aileye modern toplumda ya romantik bir sıcaklık alanı ya da doğal bir sığınak gibi bakılmak istenir. Oysa tarihsel kayıtlar bu tabloyu doğrulamıyor. Çocukluk tarihi, önemli ölçüde, sevginin değil tahakkümün normalleştirildiği bir alana işaret ediyor.

Çocuklar öldürüldü. Terk edildi. Dövüldü. Kundaklanarak hareketsizleştirildi. Cinsel olarak kullanıldı. Sakatlandı. Aşağılandı. Korkuyla yönetildi. Ve bunların büyük kısmı “sapma” olarak değil, terbiyenin, geleneğin, düzenin, dini ya da kültürel zorunluluğun bir parçası olarak yaşandı.

Asıl ürkütücü olan da burada başlıyor: kötülük, uzun süre kötülük adıyla dolaşmadı.

Terbiye dendi. Ahlak dendi. Disiplin dendi. Adet dendi. Namus dendi. Çocuğun iyiliği dendi.

Dil önce suçu gizledi, sonra onu kurumlaştırdı.

Bu yüzden çocukluk tarihine bakmak, sadece geçmişteki barbarlıkları saymak değildir. Aynı zamanda bugünkü normal kabul edişlerimizin içine de bakmaktır. Çünkü bir toplum, geçmişteki vahşeti reddedip kendi güncel sertliğini medeni saymaya çok meyillidir. El kaldırmayı bırakır, ama utançla yönetmeye devam eder. Terk etmeyi bırakır, ama duygusal yokluk üretir. Fiziksel dayağı ayıplar, fakat sürekli performans baskısını sevgi gibi sunar.

Biçim değişir. Mekanizma çoğu zaman kalır.

Savaşın Arkasında Sadece Jeopolitik Mi Var?

Psikotarih burada en rahatsız edici sorusunu sorar: Savaşlar gerçekten sadece çıkar çatışmalarının, enerji hatlarının, güvenlik doktrinlerinin ve büyük güç hesaplarının sonucu mudur?

Elbette bunlar vardır. Hatta belirleyicidir. Ama bunlar yine de tek başına yetmez. Çünkü aynı jeopolitik gerilimler her zaman kitlesel savaş coşkusuna dönüşmez. Her ekonomik kriz, büyük yıkımla sonuçlanmaz. Her siyasal rekabet, kurban ritüeli haline gelmez.

Peki o eşik nasıl aşılır?

deMause’a göre burada devreye kolektif ruhsal mekanizmalar girer. Toplumlar, özellikle hızlı değişim, yükseliş ya da belirsizlik dönemlerinde, içlerinde biriken suçluluğu ve kaygıyı dışarıya boşaltma ihtiyacı hissedebilir. O zaman savaş, yalnızca stratejik bir araç değil, toplumsal ölçekte işleyen bir kurban ritüeline dönüşür. Genç bedenlerin ölüme gönderilmesi, yalnızca devlet kararı değildir; aynı zamanda tarih boyunca yeniden üretilen bir duygusal boşaltım modelidir.

Bu yüzden savaş öncesi dil çoğu zaman çocuklaştırıcıdır. Kitleler “zayıfladık”, “gevşedik”, “yumuşadık”, “tehlike altındayız” duygusuyla harekete geçirilir. Sonra bir kurban bulunur. Dış düşman, içerideki çözülmenin taşıyıcısı haline getirilir. Böylece toplum, kendi içindeki çatlağı dışarıda cezalandırır.

Bu, savaşın ekonomik nedenlerini inkâr etmek değildir. Tam tersine, onlara eksik kalan bir boyut eklemektir. Çünkü maddi çıkar savaşı başlatabilir; ama savaşı meşru, arzu edilir ve katlanılır hale getiren şey çoğu zaman daha derinde çalışır.

Öne Çıkan Alıntı
Bayrak bazen stratejiyi değil, yarayı örter.

Çocukluk Sadece Bireysel Bir Dönem Değildir

Bugün çocukluk çoğu zaman “gelişim süreci” diye anlatılıyor. Neredeyse nötr bir evre gibi. Oysa çocukluk nötr değildir. Çocukluk, bir toplumun geleceğe hangi insan tipini gönderdiğiyle ilgilidir. Orada yalnızca birey oluşmaz; siyasal karakter de biçimlenir.

Empati kapasitesi orada başlar. Otoriteyle ilişki orada şekillenir. Şiddete karşı eşik orada oluşur. Adalet duygusu, beden algısı, utanç düzeni, bağımsızlık arzusu, itaat refleksi, sevgi ile korku arasındaki bağ hep orada örülür.

Bu yüzden çocuk istismarı sadece mağdur çocuğun problemi değildir. Bir toplumun kamusal hayatına dağılmış görünmez bir altyapıdır. Sonradan mahkemelerde, okul sisteminde, işyerlerinde, ordularda, evliliklerde, lider kültlerinde ve medya dilinde karşımıza çıkar.

Çocuklukta bastırılan özne, yetişkinlikte ya boyun eğmeye ya da boyun eğdirmeye daha yatkın hale gelir.

Ve burada çok temel bir gerçekle yüzleşmek gerekir: çocukluğu konuşmadan demokrasiyi tam konuşamayız. Çocukluğu konuşmadan şiddeti de. Çocukluğu konuşmadan otoriterliğin kitle tabanını da.

İlerleme Var mı, Yok mu?

Burada kolay bir karamsarlığa kaçmak da kolaycı olur. Çünkü çocukluk tarihi yalnızca karanlık değil; aynı zamanda ağır, kırılgan, düzensiz de olsa bir dönüşüm tarihidir. deMause, çocuk yetiştirme biçimlerinin zaman içinde daha az ölümcül ve daha empatik modellere doğru evrilebildiğini savunur. Çocuk öldürmeden terk etmeye, terk etmeden baskıcı şekillendirmeye, oradan daha müdahaleci ama daha az yıkıcı modellere ve nihayet daha destekleyici ebeveynlik biçimlerine uzanan bir çizgi önerir.

Ama bu çizgi doğrusal değildir. Aynı çağda farklı yüzyıllar birlikte yaşayabilir. Bir ülke teknolojide ileri olabilir, çocuk yetiştirmede tarih öncesi refleksler taşıyabilir. Bir şehir merkezinde yaşayan eğitimli bir aile, duygusal olarak ortaçağ yöntemleriyle çocuk büyütebilir.

Yani modernlik her zaman ruhsal ilerleme anlamına gelmez.

Bu nokta özellikle önemli. Çünkü bugün sık yapılan hata şudur: teknoloji, kentleşme ve eğitim artınca insaniyetin de otomatik artacağı sanılır. Oysa çocukluk alanı değişmeden, toplumsal sertlik yalnızca daha rafine biçimler kazanabilir. Fiziksel dayak azalır, ama psikolojik baskı yoğunlaşır. Açık istismar azalır, ama duygusal sömürü derinleşir. Çocuk artık kırbaçlanmaz; ama sevilmek için sürekli başarı göstermesi gerektiğine inandırılır.

Bu da başka türden bir şiddettir.

Modern Dünya Gerçekten Masum mu?

Bugün kendimizi geçmişten daha medeni sayıyoruz. Kısmen doğru. En azından bazı açık vahşet biçimleri daha görünür hale geldi, bazıları hukuken yasaklandı, bazıları toplumsal meşruiyet kaybetti. Ama burada rehavete kapılmak ciddi bir hata olur.

Çünkü modern toplum, çocuğa vurmayı ayıplarken onu yalnız bırakmayı normalleştirebilir. Çocuk bedenine doğrudan zarar vermeyi reddederken, ruhunu sürekli değerlendirme, karşılaştırma, yetersizlik ve kaygı iklimine hapsetmeyi başarı sanabilir. Çocukla gerçek temas kurmak yerine onu ekranla susturabilir. Sevgi yerine performansı, varlık yerine verimi ödüllendirebilir.

Bu nedenle bugün sormamız gereken soru sadece “çocuklar dövülüyor mu?” değildir.

Daha zorlu soru şudur:
Çocuklar gerçekten görülüyor mu?
Çocukların duygusu, sınırı, bedeni, korkusu, öfkesi, sessizliği ciddiye alınıyor mu?
Yoksa yalnızca daha estetik biçimde bastırılıyorlar mı?

Burada modern dünyanın ahlaki konforu dağılıyor. Çünkü çoğumuz barbarlığı geçmişte sanmak istiyoruz. Oysa barbarlık bazen takım elbise giyer. Bazen pedagojik dil kullanır. Bazen çocuğun “başarısı” için yapıldığını söyler.

Çocukluğu Değiştirmek Neden Siyasi Bir Meseledir?

Çocukluk meselesi çoğu zaman sosyal hizmet, psikoloji ya da eğitim başlığında daraltılıyor. Oysa bu aynı zamanda doğrudan siyasal bir meseledir. Çünkü çocuk yetiştirme biçimi, toplumun nasıl bir yurttaş, nasıl bir seçmen, nasıl bir asker, nasıl bir eş, nasıl bir yönetici ve nasıl bir kitle üreteceğiyle ilgilidir.

Korkuyla büyüyen insanlar, çoğu zaman korku üreten sistemlere daha kolay uyum sağlar. Sürekli utandırılmış bireyler, ya aşırı boyun eğer ya da başkalarını aşağılayarak ayakta kalır. Bedeni ve duygusu üzerinde söz hakkı tanınmamış çocuklar, ileride otoriteyle daha sorunlu ilişkiler kurar. Bu yüzden çocukluğu korumak, sadece insani bir şefkat işi değil; uzun vadeli bir toplumsal savunma hattıdır.

Çocuklukta adalet kuramayan bir toplum, yetişkinlikte hukuku sağlam kuramaz.

Bu kadar net.

Öne Çıkan Alıntı
Çocukluk, geleceğin duygusal altyapısıdır; orada çürüyen şey, yıllar sonra kurumlarda görünür hale gelir.

Çözüm Nerede Başlar?

deMause’un önerdiği yön, bugünün dünyasında hâlâ radikal sayılabilecek kadar açık: Toplumlar enerjilerini yalnızca hasar görmüş yetişkinleri yönetmeye değil, ebeveynliği dönüştürmeye ayırmak zorundadır. Daha fazla hapishane, daha fazla güvenlik, daha fazla bastırma, daha fazla kriz yönetimi tek başına çözüm üretmez. Çünkü bunlar çoğu zaman sonuçla ilgilenir; kaynakla değil.

Kaynak ise çok daha erkendir.

Doğumdan, bağlanmadan, bakım ilişkisinden, güvenli duygusal çevreden, şiddetsiz ebeveynlikten, ebeveyne verilen destekten geçer.

Bu bakımdan ebeveynlik desteği romantik bir lüks değil, medeniyet altyapısıdır. Çocuğun korunması yalnızca bireyin hakkı değil; toplumun kendini gelecekteki yıkımdan koruma biçimidir. Çünkü travma yalnızca içerde kalmaz. Dolaşıma girer. Kuşaklar arasında taşınır. Dil değiştirir, biçim değiştirir, kurum değiştirir. Ama etkisini sürdürür.

Son Düğüm: Çocuklara Yapılan Şey, Hakikate de Yapılır

Bütün bu tartışmanın sonunda insan aynı yere dönüyor. Bir toplum çocuklarına ne yapıyorsa, hakikate de onu yapıyor. Önce çocuğun duygusunu inkâr ediyor. Sonra yurttaşın acısını. Önce evde korkuyu normalleştiriyor. Sonra meydanda. Önce küçük bedeni itaat için biçimlendiriyor. Sonra büyük kitleleri.

Bu yüzden çocukluk üzerine düşünmek duygusal bir hassasiyet meselesi değil yalnızca. Tarihi, siyaseti, şiddeti ve uygarlığı anlamanın en temel yollarından biri.

Belki de mesele tam burada düğümleniyor:
İnsanlık kendini gerçekten değiştirmek istiyorsa, işe en çok konuştuğu yerden değil, en çok bastırdığı yerden başlamak zorunda.

Çocukluktan.

Kaynak

Lloyd deMause, “Çocuk İstismarının Tarihi”, Psikotarih Dergisi, 25(3), Kış 1998. Metin, 25 Eylül 1997’de Boulder, Colorado’da düzenlenen Ulusal Ebeveynlik Konferansı’nda sunulan çalışmaya dayanmaktadır. Kullanıcının yüklediği kaynak dosya esas alınmıştır.